Bazi günler Mustafa Makbule’yi   bakla tarlasinda yalniz birakip çevrede gezmeye çikiyordu. Bir gün Mustafa gezerken bir kaval sesi duydu. Bu kavali kimin çaldigini merak edip kaval sesinin geldigi tarafa dogru yürüdü. Biraz gidince bakti ilerdeki bir agacin altinda on yaslarinda bir çoban kaval çaliyor, etrafinda da koyunlar otluyordu. Mustafa bu çocugun kavaliyla yarattigi sihirli dünyasini bozmak istemedi. “ Varsin çalsin garip “ diye düsündü.        “ Ben de o kaval çalmayi birakincaya kadar burada oturur, beklerim. “ Aradan yarim saat geçti. Çocuk, türküler, oyun havalari çaldiktan sonra kavalini agaca yasladi ve azik torbasini açip yaninda getirdigi yiyecekleri yemeye basladi. Mustafa oturdugu yerden kalkti, çocugun yanina dogru yürümeye basladi. Karsidan birisinin gelmekte oldugunu otlarin hisirtisindan duyan çocuk basini kaldirdi. Geleni tanimiyordu. “ Acaba kim ki? “ diye düsündü. Mustafa çocugun yanina gelince gülümseyerek:

“ Merhaba arkadas, afiyet olsun “ dedi. “ Benim adim Mustafa. Izin verirsen yanina oturmak istiyorum. “

Çoban çocuk:

“ Tabii gel gel, buyur söyle “ dedi. “ Hem bak aciktiysan hiç çekinme ye bir seyler karnini doyur. Yemezsen, darilirim. “

Mustafa çocugun yanina oturdu. Sessizce ikisi birlikte yemeklerini yediler. Daha sonra Mustafa: “ Arkadas, çok güzel kaval çaliyorsun. Kendi kendine mi ögrendin yoksa bir ögreten mi oldu? “ diye sordu.

Çoban çocuk:

“ Köylük yerde böyle eften püften isleri ögreten olmaz “ dedi. “ Benim dedem de çoban, babam da çoban, eh, ben de çoban. Bes yasina bastigimda babam, haydi bakalim Ali, al güt su koyunlari, deyip on tane koyun verdi bana. O günden bu yana çoban olup çiktik iste. Dedemi, babami kaval çalarken dinledimdi. Bir gün canim sikildi, bu kavali yaptim. Öyle böyle derken ögrendim çalmasini. Güzel çaldigimi az önce sen dediydin. Sag olasin. “

“ Peki, arkadas, çoban olarak yasamini sürdürecegini söylüyorsun. Tabiatla iç içesin, koyunlarini güdüyorsun, diledigince kavalini çaliyorsun. Isine pek karisan olmaz. Özgürsün, belki mutlusun da. Fakat senden öncekilerden gördügün, onlarin yasadigi yasam tarzinin disina çikarak, disariya tasarak, daha aktif bir hayat yasamayi arzulamaz misin? Kendine bir hedef seçersin ve hedefine varmak için yeterli bilgiyi ögrenmeye okula gidersin. Bu ön bilgiyi ögrendikçe, ögrendiklerinin isiginda fikirlerini gelistirirsin. Eger isterse kisi vatanina, milletine faydali olabilecek pek çok is basarir. “

“ Ne yalan söyleyeyim, söylediklerinin bazi yerlerini tam olarak anlayamadiysam da çogunu anladim. Iyi güzel diyorsun da bizim köyde okul yok ki. Sehirdeki okula gitmeye kalksam, hiç tanidigimiz yok orada, kalacak yerim yok. Zaten babamlar birakmazlar gideyim. Belki onlar da isterler Ali amir-memur olsun ama su gördügün koyunlarin basina bir çoban lazim. Herkes amir-memur olsa, çobanligi kim yapacak? Bos ver beni be, düsünme beni be, birak ben çoban kalayim. Sen asil kendinden haber ver, buralarda kimlere misafir geldin ki? Hem senin geldigin sehir büyük mü? Sizin okulda çok çocuk var mi okula giden? “

“ Bak arkadas, hayatta insanin eline birtakim firsatlar geçer. Önemli olan ele geçen bu firsatlari en iyi sekilde degerlendirebilmektir. Bunun için de gayret gereklidir. Eger biz seçtigimiz hedefe ulasmak için yeterli gayreti göstermezsek, zaman içinde, hedefimize gittikçe yaklastigimizi degil, bilakis hedefimizden giderek uzaklastigimizi fark ederiz. Kimsenin kimseye zorla meslek seçtirmesine taraftar degilim. Severek yapilmayan bir is, bir ugras, kisiye hayati anlamsiz kilar. Böyle biri de, eger çikis yolu bulamazsa yani hayatini anlamsizliktan kurtaramazsa vatanina, milletine gerektigi sekilde faydali olamaz. Simdi arkadas, sen sehirdeki okula gitmeye kalksan orada yatili bir okula girerdin ve kalacak yer diye bir sorunun olmazdi. Az önceki sözlerinden bunun için birtakim engeller çikabileceginden çekindigini anladim. Ayrica da, senin buradaki yasantindan pek sikayetçi olmadigini fark ettim. Fakat okuma-yazma istegi ile yanip tutustugun belli. Benim okudugum okulda okuyan çocuklari merak etmen bunu gösteriyor. Ben, annem ve kiz kardesimle birlikte Selanik’ten dayim Hüseyin Aga’nin yanina geldik. Kiz kardesimle birlikte dayimin bakla tarlasinda bekçilik yapiyoruz. Firsat buldukça çevrede gezintiye çikiyorum. Iste böyle bir gezinti aninda seni gördüm, yanina geldim, oturduk, konusuyoruz. Iki ay kadar dayimin çiftliginde kalacagiz. Yani iki ay seninle bir arada olabiliriz demek istiyorum. Arkadas, eger istersen sana okuma-yazma ögretmek istiyorum. Biz buradan giderken sen okuma-yazma ögrenmis olursun ve sana birakacagim ders kitaplarini okuyup iyice ögrenirsin. Bu arada bos durmayip arkadaslarina da okuma-yazma ögretmek için çaba sarf edersin. Yakin bir gelecekte sizin köyün ögretmeni olursun. Ne dersin arkadas, ister misin okuma-yazma ögrenmek? “

“ Tabii ki, isterim istemesine de, becerebilir miyim dersin okuma-yazma ögrenmeyi? “

“ Becerirsin, becerirsin. Sen istedikten, biraz da gayret gösterdikten sonra basarili olmaman için hiçbir neden göremiyorum. “

Mustafa daha sonra konusmasinin bir bölümünde Selanik’te Semsi Efendi’nin Ilkokulunda okudugunu fakat babasi Ali Riza Efendi’nin ölümü üzerine, annesi ve kiz kardesiyle dayisinin yanina geldiklerini anlatti. Ilkokulu bitirdikten sonraki amacinin Askeri Rüsdiye’nin imtihanlarini kazanarak oraya girmek, Rüsdiye’yi bitirdikten sonra yüksek ögrenimine devam ederek sonunda subay olmak oldugunu belirtti. Mustafa ile Ali bir süre daha konusmalarina devam ettiler ve yarin ayni yerde bulusmak üzere birbirlerinden ayrildilar. Mustafa firsat buldukça Çoban Ali ile bir araya geldi; ona okuma-yazma ögretebilmek için çirpinip durdu. Mustafa’nin bu iyi niyetli çabalari bosa gitmedi. Bir süre sonra Ali, okuma-yazma ögrenmeye muvaffak oldu. Aradan birkaç hafta geçtikten sonra Mustafa:

“ Arkadas, annem beni Selanik’e teyzemin yanina gönderiyor. Yarin gidiyorum. Selanik’te okumaya devam edecegim. Iste ders kitaplarimi getirdim. Ilk tanistigimiz günkü konustuklarimizi unutmadin sanirim. Bu kitaplari iyice oku, ögren. Fakat ögrendiklerin sende kalmasin. Ögrendiklerini arkadaslarina da ögret, onlara da okuma-yazma ögret. Bir ülkede cahiller ne kadar çoksa, o ülke, o kadar geri kalmis demektir. Ülkemizin medeni milletler seviyesine erisebilmesi, her ferdin, üzerine düsen görevi yapmasiyla gerçeklesir. Sadece ben okuma-yazma biliyorum, ben bilgiliyim demekle olmaz. Baskalarina da okuma-yazma ögretmedikçe, egitmedikçe, bilgilendirmedikçe görevin tamamlanmis sayilmaz, yarim kalir. Bunu sakin aklindan çikarma. En güzel günler senin olsun arkadas, hosça kal…” dedi ve elini uzatti. Çoban Ali, kendisine uzatilan dost eli sevgiyle siktiktan sonra:

“ Seni subay olmus yürürken görür gibi oluyorum, Mustafa. Insallah vatana, millete yararli olursun. Mustafa adini hiç unutmayacagim, sen de, Çoban Ali adini unutma. Subay olunca firsat bulursan gel gör beni, ben hep buralardayim, olur mu Mustafa? “ derken, göz pinarlarindan akan yaslari silmek geregini duymuyordu.

SON

Yazan: Serdar Yildirim

Eseri Paşlayın
  • gplus
  • pinterest

Yazar / Şair Hakkında

Serdar48 / Serdar Yildirim

9 Nisan 1959 tarihinde Inegöl’de dogdu. Ilk, orta ve liseyi Inegöl’de okudu. Lise 1’e giderken okulda düzenlenen siir yarismasinda ilk 10’a giremedi, ama edebiyat dünyasina giris yapmis oldu. Siir yazmaya devam etti. Yazarlarin siirlerini inceledi. Kelime dagarcigi gelissin diye sözlük çalisti. Askerden geldikten sonra kirtasiye dükkani ... » devamını okumak için tıklayın

Esere yazılmış yorumlar

  1. edebiyat.biz.tr
    30 Mart 2020, Pazartesi 10:46:01

    Atatürkün Çocuklugu - 4 başlıklı esere henüz yorum yazılmamış, ilk yorumu siz yazmak ister misiniz ?

Esere Yorum Ekleyin